mail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2016 Salı

E-mail


"Bir çocuğun kalbinin ne zaman 
kırıldığını büyükleri çoğu kez bilemez, 
ne kadar derinden kırılmış olduğunu 
da kendisi...

Bunu “hissettiği” şimşek çakımı kısa anlar yaşar belki,
ama “bilmesi” yıllar alır.
Yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez.
Yaralar çocuk kalır."

(Alıntıdır)

Geçen sabah eşimden gelen mailde yazıyordu bu şiir.  Çok etkilendim. Çünkü ben de istemeden çocuğumun kalbini kırabiliyorum. 

Hep pişmanlıklar, zamanı geri alamamalar, hayatın akışına kendini kaptırmalar, küçük mutlu anları elinin tersiyle yitmeler... 

Bu şiir, bu şarkı, ve haftasonundan beri süregelen baş ağrısı, bitmek bilmeyen öksürük.

Anlayacağınız harikayım. 

Haftanız güzel geçsin.

Not: Bu arada bu şarkıyı söyleyen sanatçıyı blogger bir arkadaşım sayesinde yeni keşfettim. Çok güzel bir sesi varmış. Kendisine teşekkür ederim.


21 Kasım 2013 Perşembe

Bugüne Dair.

Sabah saat 08:55 te eşime şöyle yazdım: (bazı yerleri değiştireceğim :D )
Ben:
Canım 5 dk sonra kızım dünyaya gözlerini açmıştı
Sedo:
 :)
Sedo:
elif senn gibi bir annesi olduğu için çok şanslı
Sedo:
ona çok emek
Sedo:
vryrsun
Sedo:
ilerde
Sedo:
büüyünce
Sedo:
şöle bir ardına bakıp kendisi için yaptığın şeyleri görünce
Sedo:
çok daha özel bir anne olacan
Sedo:
gözünde


Eşim beni çok gururlandırdı. Her ne kadar ara sıra ben bile kendimin çocuğu olmak istemezken, dilerim eşimin bu söylediklerini kızımın ağzından da duyarım.

İyi ki doğdun hayatımızın anlamı. Dilin pabuç kadar olsa da, ara sıra kavga etsek de, beni her daim babana şikayet etsen de, seni çok ama çok seviyorum.

Ömrün uzun bahtın güzel olsun. Başarı, sevgi, mutluluk , huzur, sağlık, doğruluk her daim yoldaşın olsun.

Bu da kızımın 5 yaşına dair günün notu olsun.

Not: Fotolar kutlamalardan sonra.

17 Şubat 2012 Cuma

Mutlu Olma Şansı

Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili, 

biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz acısını acımız yaptık çünkü. 

Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı. 

Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk... 

Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir 
insanın insana yanması sevgili... 

Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım. 

Yaşamak ne güzeldir be sevgili... 

Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek... 

Ve o vaz geçilmez sancılarını duyarak hayatın...


 
Yılmaz Güney

21 Temmuz 2011 Perşembe

İKİ (2) ŞEY VARDIR Kİ !


2 Şey Kalitesiz insanın özelliğidir:
1-Şikayet
2-Dedikodu

2 Şey Çözümsüz problemleri bile çözer:
1-Bakış açısını değiştirmek
2-Karşındakinin yerine kendini koyabilmek




2 Şey yanlış yapmayı engeller:
1-Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2-Hak yememek


2 Şey gözden düşürür:
1-Demogoloji( Laf Kalabalığı)
2-Kendini ağıra satmak(övmek, vazgeçilmez göstermek)


2 Şey nitelikli insan yapar
1-İradeye hakim olmak
2-Uyumlu olmak


2 Şey Ekstra değer katar
1-Hitabet ve Diksiyon eğitimi almak
2-Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek


2 Şey insanı geri bırakır
1-Kararsızlık
2-Cesaretsizlik

2 Şey insanı kâşif yapar
1-Nitelikli çevre
2-Biraz delilik


2 Şey ömür boyu boşa kürek çekmemeyi sağlar
1-Baskın yeteneği bulmak
2-Sevdiğin işi yapmak



2 Şey başarının sırrıdır
1-Ustalardan ustalığı öğrenmek
2-Kendini güncellemek



2 Şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır
1-Niyetin saf olması
2-Ruhsal farkındalık


2 Şey milyonlarca insandan ayırır
1-Sorunun değil,çözümün parçası olmak
2-Hayata ve her şeye yeni(özgün,orjinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek



2 Şey gelişmeyi engeller
1-Aşırılık
2-Felakete odaklanmış olmak



2 Şey çözüm getirir
1-Tebessüm
2-Sükût



2 Şeyin değeri kaybedilince anlaşılır
1-ANNE
2-BABA



2 Şey geri alınmaz
1-Geçen zaman
2-Söylenen söz



2 Şey Gerçek son
1-CENNET
2-CEHENNEM



2 Şey ulaşmaya değer
1-Sevgi
2-Bilgi



2 Şey hayatta önemli olan her şey için
1-Nefes almak
2-Nefes vermek



2 Şey özgürlüktür
1-Vatan
2-Bayrak



2 Şey de benden sizlere
1-Saygılar
2-Sevgiler

2 Temmuz 2011 Cumartesi

AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:

—Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,

__Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,

—Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,

—Okumadığımız kitaplara sahip olmak, —Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,

—Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,

—Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,

—Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak… Ya da sahip olduğumuzu sanmak…

__Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar

O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek. ..


Beğendim ve paylaşmak istedim. 

Herkese iyi haftasonları muck

23 Haziran 2011 Perşembe

Günün Sözü

Gününün nasıl geçtiği hiç önemli değil …


Eve her zaman başın dik olarak dön
:)




3 Haziran 2011 Cuma

Nasıl hatırlanmak istersiniz?

 "Sen de dedem gibi ölecek misin, anneanne?" sözleri hasta odasında
yoğun sessizlik yaşanmasına neden olmuştu. Geçirdiği ameliyatlardan sonra pek toparlayamamış yaşlı bayan hastamızı ilkokula yeni başlamış torunu ve kızı ziyarete gelmişti. Küçük çocukları hasta ziyaretine kabul etmememiz
başlangıçta sorun yaratmış, kısa süreli ziyaret için izin koparmışlardı.
Hasta odasında ana kız konuşup dertleşirken torun araya girip sormuştu o
can sıkıcı soruyu. Kafamı eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi
yaptım. Hastamız torununu yatağın kenarına oturttu. Ellerini tutarak

 "Şimdi değil, iyileşip eve döneceğim, merak etme. Hemen ölmeyeceğim.

Ama er veya geç hepimiz öleceğiz" dedi. Torun yanıttan pek tatmin olmuş gibi değildi.
        - Ama bu haksızlık, anneanne. Ölünce onları bir daha göremiyoruz.
Dedemi çok özledim ben.
        -Merak etme, insanlar ölünce görünmez olurlar ama hepten yok olmazlar.
        Torun bir süre anneannesinin boynundaki kolye ile oynayarak düşündü.
Sonra "Peki insanlar ne oluyor, ölünce" diye sordu. Anneanne önce bana sonra kızına baktı. Torununun saçını okşayarak;
        -Bir şekilde aramızda oluyorlar, ölenler. Kimi bir renk, kimi tat veya
koku kimi de dokunuş olup geri geliyorlar. Mesela rahmetli annemin yaptığı
puf böreğini hiç unutmadım. Nerede o kokuyu veya tadı bulsam annemin orada yanımda olduğunu bilirim. Dedeni ise saçlarımdaki dokunuş ile hatırlarım.
Nerede bir rüzgar saçlarımı okşasa dedenin yanımda olduğunu düşünür, sevinirim.

        -Peki sen ölünce ne olup geleceksin, anneanne?

        -Onu sen bileceksin. Beni nasıl hatırlamak istersen o şekilde geleceğim yanına.
        Ziyaret kısa sürmüştü. Onlar odadan çıktıktan sonra hastamız
torununu çok özlemiş olduğunu belirterek ziyarete engel olmadığımız için teşekkür etti.
        -Bu küçük torunumu büyüğünden daha çok seviyorum, doktor bey.
        -Torunlarınız arasında ayırım yapmamanız gerekmez mi?
        -Haklısınız ama böyle olmasında biraz kızımın da kabahati var. İlk
çocuğunu çabuk büyütmeye çabaladı. Kendince başardı da. Ama hepimizden uzak soğuk, ağır biri oldu çıktı, büyük torunum. Şimdi hepimiz yakınıyoruz ama iş işten geçti.

        -Neden böyle oldu?
        -Ne yazık ki, kızım da diğerleri gibi zamane annelerinden oldu.

Çocuğunu en iyi şartlarda, en iyi okullarda en iyi eğitim ile yetiştireceğim diye tutturdu. Çocuğun almadığı ders kalmadı neredeyse. Bale, piyano, tenis, yüzme dersleri yetmedi kolejlerde okuttu. Onunla birlikte ders çalışıp
sınavlara birlikte girdi sanki. Şimdi adı sanı duyulmuş kolejlerden
birinde okuyor. Ama hepimizden uzaklaştı. Derslerinden başka oyun bilmeyen soğuk ağır biri oldu.
        Bir süre sustu, soluklandı. Elimi tutup yatağında doğruldu.
Yastıklarını düzelttim.

        -Zamane anneleri böyle oluyor, işte. Çocuk yetiştirmeyi
yemek yapmak sanıyorlar. Parayı bastırıp en donanımlı mutfakta en iyi malzemeleri kullanırsa yemeğin mükemmel olacağını hayal ediyor, ortaya çıkan yemeğe bakıp neden lezzetli olmadığını soruyor, kabahati mutfakta veya malzemede arıyorlar. Kendilerine hiç kabahat bulmuyorlar. Halbuki elinin emeği, sabrı, özeni olmadıkça lezzeti yakalayamazsın. Hele bir sarma sarsınlar da göreyim ben onları. Bu kez de "o kadar emek verdim, kimseye yedirtmem" diye tutturur bunlar.  Sanki analarından böyle gördüler. Hayat kolaylaşıp hızlandıkça her şeyin aynı kolaylıkla yapılacağını sanıyor bu zamane anneleri. Çocuklarını da çabuk büyütmeye uğraşıyorlar. Onları hızlı
yaşlandırdıklarının farkında bile değiller.

        -Yani?

     -Çocuk bu, yetiştiği ortamdaki insanlara anne babasına benzeyecek elbet.
Çocuk onlara benzemeye başladıkça anneler kendi beğenmediği yönlerini
çocuklarında görüp kızıyor, nerede hata yaptıklarını bulmaya çabalıyorlar.
İkinci çocukta ise o ilk heves kalmıyor da öyle kurtarıyor onlar kendilerini.
        Boğazı kurumuştu. Bir yudum su içip eskiden ailelerin ilk
çocuklarının ağabey ve abla ağırlığı ile yetiştirildiğini ilk çocukların aileyi iyi yansıtma görevi olduğu için daha değerli olduğunu ama artık devrin değiştiğini ailelerin kendilerini değil de hayallerini çocuklarına yüklediğini ilk
çocuktan sonra gelenlerin ise daha özgür olgunla şıp aileye daha çok benzediğini anlattı.
        Birkaç gün sonra hastamızın baş ucunda suluboya bir resim vardı.
Mavi gökyüzünde sapsarı güneş ve bir de uçurtma uçuran kız çocuğu vardı,
resimde. Hastamız resim ile ilgilendiğimi görünce okumakta olduğu gazetesinden kafasını kaldırıp;
        -Torunum benim için yapmış bu resmi, doktor bey.
Resimdeki kız kendisiymiş. Karar vermiş, ben ölünce resimdeki gökyüzünün mavisi olacakmışım, onun için. Gökyüzüne her baktığında benim yanında olduğumu bilecekmiş, böylelikle. Bu sımsıcak güneş ise dedesiymiş.
  Gözleri dolmuştu. Birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. "Torunumun
gözünde gökyüzünün mavisi olacakmışım, dedesi de hepimizi ısıtan güneş.

Daha ne olsun?" dedi. Öğle arasında bahçeye çıktım.

Yağan yağmurun ardından masmavi gökyüzünde açan güneş, sıcaklığını iyice hissettiriyor, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.

 
Ya siz !!!!
Nasıl hatırlanmak istiyorsunuz !!!  ???
Hatırlanma şeklinizi, karşınızdakiler değil, sizin yaşamda bıraktığınız izler belirleyecek...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Ve kavga böyle başladı...



Karıma dedim ki, "Doğum gününde nereye gitmemizi istersin?"
Yüzünde keyiften eridiğini görmek beni ihya etti!.
"Uzun zamandır gitmediğimiz bir yer olsun !" dedi.
O zaman önerdim, "Mutfağa ne dersin?"
İşte kavga böyle başladı....


 * * *
Cumartesi sabahı, sakin- sakin giyindim, kahvaltımı ettim,  köpeği
kapıp sessizce garaja geçtim..
Kayığı arabanın üzerine atıp, şelaleye doğru yola çıktıydım ki, baktım
fırtına çıktı-çıkacak..., garaja geri döndüm, radyoyu açtım, hava
durumu, havanın gün boyu böyle gideceğini söylüyor....Eve geri döndüm,
yavaşça soyunup, yatağa süzüldüm..
Uyumakta olan karımın vücuduna arkadan sarılıp, arzu dolu, kulağına fısıldadım,
"Dışarıda hava berbat"...
10 yıllık sevgili karım mırıldandı 'Salak kocam bu havada balığa
gitti, inanabiliyormusun?'
Ve kavga böyle başladı...


* * *

Bir adamla bir kadın, bebekler gibi uyumakta.
Sabahın üçünde, birden dışarıdan bir gürültü geldi.
Kadın, panik içinde yataktan fırlayıp adama doğru bağırdı  'Aman Tanrım,
Bu kocam galiba!'
Adam da yataktan fırladı, korku içinde ve çıplak, kendini camdan attı,
yere yapıştı. Dikenli çalının arasından koşabildiğince hızlı arabasına
koştu;
Birden aydı, geri dönüp yatak odasına girdi, ve karısına : "A
s..tir!!! Senin kocan benim!!!' diye bağırdı.
'Yok yaa ne kaçtın öyleyse?'
Ve kavga böyle başladı.......

* * *

Karıma 14.95.'e bir kasa Miller bira alalım, diyordum ki,
7.95'e bir kutu dondurma almasın mı?.
"Oysa bira ile bu gece, dondurmayla olduğundan daha çekici olurdun"
demiş bulundum.
Ve kavga başladı....

* * *

Kadın çıplak, yatak odasındaki aynadan kendine baktı.
Gördüğünden pek memnun kalmamıştı ki, kocasına dönüp, -"Korkunç
görünüyorum; yaşlı, şişman ve çirkinim!!" dedi ve devam etti:
-"Hadi bana bir iltifat yap, buna ihtiyacım var!!.'
Kocanın cevabı:  "Gözlerin iyi görüyormuş !!."
Ve kavga başladı......

* * *

Karımı restorana götürdüydüm.... Garson, her nasılsa, önce benim siparişi aldı.
"Ben ızgara bonfile alacağım, az-orta pişmiş lütfen."
"Deli danadan korkmazmısınız?" dedi,
"Cık, dedim o kendi siparişini kendi verir!."
Ve kavga böyle başladı...

* * *
Mezunlar yemeğinde karımla masadayız,
Yandaki masada, sarhoş, elindeki kadehi çevirip duran kadına bakakalmışım.
Karım sordu, - 'Onu tanıyormusun?'
-'Evet,' dedim, 'Eski flörtüm. Duydum ki yıllar önce ayrıldığımızda
içmeye başlamış, o zamandan beri kendisini ayık gören yokmuş"
'Hadi canım!' dedi karım, "amma uzun kutlamış!!'
Ve kavga böyle başladı...

* * *
Emekli olduğumun ertesi, Sosyal Sigortalar'a gidip muüracaatımı yapayım dedim.
Masadaki memure, yaşımı teyit etmek için ehliyetimi istedi.
Ceplerimi karıştırdım, cüzdanımı evde bırakmışım!.
Kadına dedim ki "Bir koşu eve gidip getirebilirim!".
"-Yok canım", dedi kadın , " Gömleğinizi açın lütfen!"... Düğmeleri
açtığımda, kıvırcık, kırlaşmış göğüs
kıllarıma bakıp, "bu kır renk, benim için kanıt olarak yeterli!" dedi
ve müracaatımı aldı.
Eve döndüğümde, sigortalarda başıma geleni karımla paylaştım.
"Pantolonunu da indireydin keşke!" dedi "maluliyet de bağlarlardı belki!"
İşte kavga böyle başladı...

* * *

Oturmuş TV de kanallar arası zaplarken, yanıma oturan karım sordu:
-"Ne varmış bakiim TV'de?"
'Toz.' dedim,
Ve kavga başladı...

* * *
Karım, yaklaşmakta olan yıldönümümüz için çaktırmadan ayak yapıyordu ..
"Üç saniyede hızla 0 dan, 100 ye çıkabilen bir nesne istiyorum" dedi,
Bir baskül aldım ona!.
İşte kavga böyle başladı...


* * *

Herkese mutlu haftasonları. Azıcık tebessüm ettirebildimse ne mutlu bana ...

4 Nisan 2011 Pazartesi

HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI ?

(Alıntıdır.Daha önce defalarca okuduğum ve her defasında "ne kadar da doğru" dediğim bir yazı. Eminim sizler de okumuşsunuzdur.)

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:

Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın.

Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını...

Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden...

Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona.

Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu, gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.

Kitaplardan keyif almasını, ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını, ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.

Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.



Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar, bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine...

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona.

Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona.
Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret.

Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı... Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.

Hayatı sorgulamayı öğret ona...

Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret.

Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.

Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret. Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı... "İstemiyorum", "hayır" demeyi öğret ona, istediğinde ise "istiyorum" demeyi, Sevdiğinde ise "seni seviyorum" diyebilmeyi öğret ona.

Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını...

Sorgusuz sevmeyi... El yazısı ile notlar yazmayı... Lafı dolandırmamayı... Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona.

Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını, İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret...

Ama en çok da kendini sevmesini öğret... Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini... Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini... Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını...

Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...

8 Mart 2011 Salı

8 Mart

Bana gelen bir maili paylaşmak istedim.

Aynı anda bir çok sorumluluğu almaktır kadın olmak
Özverili olmak zorundadır, hiç kimse için olmadıysa bebeği için özverili olacaktır.
Sabırlı olmak zorundadır, hiç kimse için değilse kendi için sabırlı olacaktır.
Bencil görünsede aslında tam anlamıyla bencil olamamıştır hiçbir zaman
Fedakarlıksa hayatının her döneminde var olacaktır.
Yalnız yaşamayı da bilirler, iyi düşünün kimseye muhtaç olmadan, bunu yapan yine bir kadındır.
Sırtında birden fazla yük taşıyıp hiç yokmuş gibi davranmasını da bilen kadındır.
Zor günler nasıl atlatılır bunu bilen de ya abladır, ya kızkardeş, ya annedir  ya da bir kız arkadaş.


Sevgili kızarkadaşlarımm J dünya kadınlar gününüz kutlu olsun
Hep varolmanız dileğiyle …


 
Aslında hepimiz hayatı bir kadından öğreniriz…

17 Şubat 2011 Perşembe

Anne Sevgisi

AVUSTRALYA’da o güne kadar kayıtlara geçirilmiş en şiddetli kuraklık günleri yaşanıyordu. Ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, susuzluktan kırılıyordu. O kadar ki, kasaba ve köylere inip, normal şartlarda yanlarına bile yaklaşamayacakları evlerin yakınında, bir yudum olsun içecek su arıyorlardı.Oysa çiftliklerde yaşayanların durumları onlardan daha iyi değildi. Sığırlar ve koyunlar zayıf düşmüşlerdi ve teker teker ölüyorlardı. Çiftçiler ise ellerinde kalan azıcık su ile hem kendilerinin, hem de sahip oldukları hayvanların ihtiyacını gidermeye çalışıyorlardı. Bu yüzden o çok kıymetli suyu, vahşi hayvanlara kaptırmaya hiç niyetleri yoktu. Pek çok çiftçi, ellerinde tüfekler işe su yalaklarının ve depoların önünde nöbet tutmaktaydı.
O kuraklık günlerinden birinde, elinde silah nöbet bekleyen bir çiftçi, çalıkların arasında bir kıpırtı hissetti.“Bu mutlaka vahşi hayvanlardan biri olmalıdır” diye düşündü.
Ağır ve sessiz adımlarla sesin geldiği hedefe doğru ilerlerken, tüfeğini çoktan ateş etmeye hazır hâle getirmişti bile. Yeterince yaklaştığını düşündüğü anda, nişan aldı ve hayvanın ortaya çıkmasını beklemeye başladı. Kısa bir süre sonra çalılıkların arasından, kesesinde yavrusu ile bir kanguru çıktı.
Her halinden susuz olduğu anlaşılan kanguru, kahverengi gözleriyle çiftçiye âdeta yalvarıyordu.
Çiftçi elini tetikten çekti. Bu anne kanguruyu öldüremezdi. Hele yavruya kıymak, asla onun yapabileceği bir iş değildi.
Kanguru ağır adımlarla, inekler için bırakılan su kovasının yanına gitti. Çiftçi hâlâ daha onlara bakıyordu. Kanguru da, gözlerini çiftçiden ayırmıyordu. Kovanın yanına gelen anne kanguru, yavrusunu suya doğru yaklaştırdı. Zavallı küçük kanguru, öyle susamıştı ki, az daha kovanın içinde düşecekti. Anne kanguru ise, aynı yalvaran gözleriyle çiftçiye bakmaya devam ediyordu. Yavru kanguru doya doya suyunu içip, kafasını kovadan çıkarınca, annesi onu ortaya çıktıkları çalılılıklara doğru götürdü ve kısa bir süre sonra da gözden kayboldular.
Olanları seyreden çiftçi ise, tüfeğini br kenara koymuştu ve sessizce ağlıyordu. Çünkü anne kanguru tek bir yudum su içmemişti. Bütün o yalvaran bakışlar, “Lütfen, sadece yavrum için” demekti.

24 Ocak 2011 Pazartesi

.....


İşte böyle Salih
İşte böyle kardeşim
Akşamları olmaya görsün bir kez
Buğusu üstünde bir somun gibi
Gözümde tütmeye başlar
Bu dertli kentin en dertli yeri
Koltuk meyhaneleri
Alışılmış bir düzendir bu, bozulmaz
Boşsa cebim
Daktilo kızlardan borç alıp'Derdalan' parasını
Herkesten önceben düşerim o yere
Oyerdeki köşeme
Yumulurum şişeme

Daha ilk kadehte bir sökündür başlar
Her günkü arkadaşlar
İşe küskün cebe dargın boy verirler şöyle bir bir
Gene en başta Mehmet İspir
Arkasından zavrak İsmail'le postacı Nedim
Derken efendim
Gözlerinde gülüşlerin en tatlısı
Koltuğunda ney
Hey gidi dünya hey
Bu herkesin bildiği eski spiker Doğan Ülker

Bu yerlerde çürüttük Salih bu yerlerde
O güzelim gençliğin neyse bütün varını
Düşünmedim yarını
Düşünmedim karların böyle birden bire bastırıp
Birden bire yağacağını
Ve bu yerlerin bizi alın terimizi
Sağmal bir inek gibi sağacağını
Düşünmedim kardeşim, düşünmedim
Savrulan yapraklarıyla geliverdi güz
Çatladı nar örtük bütün kapılar

Dün yine aybaşı idi, olmaz olsun
Delik geniş yama dar
Gözlerimin önünden geçti bir bir
Asık suratlı alacaklılar
Uğrayamadım semtine kasapla manavın
Geçemedim dükkanı önünden bakkal Mustafa'nın
Suçlu bir insanmışım gibi gittim işime
Biliyorum Salih biliyorum
Küfretmişlerdir yine gelmişime geçmişime
Ne dersin ne söylersin
Bu ay da veremedim ev kirasını
Ve bu sabah tutuşturup bir kaç kuruşla yol parasını
'Seni annen istiyormuş' dedim
El kızını sepetledim

Ben böyle olacak adam mıydım
Böyle olacak adam mı Salih
Ama neyleyim elimden tutmadı talih
İçsem şaraptan
İçmesem ıstıraptan
Sarhoşum Salih sarhoş

Rıza Polat Akkoyunlu

20 Ocak 2011 Perşembe

"F" Vitaminlerime

Her derde deva arkadaşlarım!
Arkadaşlarımın hepsini bir araya toplasam bayağı kafası karışır herhalde insanların. “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” lafının anlamı kalmaz.

Neden hepsi birbirinden bu kadar farklı benim arkadaşlarımın?
Neden bazıları marjinal ötesi?
Biri arkadaşımsa diğeriyle nasıl anlaşabiliyorum? Neden kimse anlayamıyor?
Galiba onların hepsi içimdeki çok farklı “ben”leri gün ışığına çıkarıyor da ondan.
Biriyle uslu, kibar kız oluyorum.
Diğeriyle küfürlü konuşup, abuk şakalar yapıyorum.
Biriyle oturup ciddi ciddi konuşuyorum.
Diğeriyle saçma sapan şeylere kıkırdıyorum.
Biriyle evde oturup çay içiyorum.
Diğeriyle bara gidip dans ediyorum.
Birinin derdini dinleyip öğüt veriyorum.
Diğerinin bana verdiği öğütleri dinliyorum.
Hepsi bir bulmacanın parçaları sanki, tamamlayınca ortaya bir hazine çıkıyor. Arkadaş hazinesi!

Beni bazen benden daha iyi anlayan, iyi günümde, kötü gönümde beni yalnız bırakmayan arkadaşlarım...
Hepsi farklı günlerde aldığım rengarenk anti-depresanlarım sanki.

Mehmet Öz’den yeni bir şey daha öğrendim. Arkadaşlar sağlık için de faydalıymış. Şaka değil! F vitamini diyor Mehmet Öz arkadaşlar için.
(F “Friends”den geliyor.) F vitaminin sağlığımıza faydaları say say bitmiyormuş...
Yapılan araştırmalara göre güçlü sosyal iletişim içerisinde olanlarda depresyona girme ve ölümcül krizlerin oluşma riski azalıyormuş. Düzenli F vitamini kullanmak sizi gerçek yaşınızdan 30 yaş daha genç hâle getirebiliyormuş. Dostluğun sıcaklığı stresi azaltıyor, gergin olduğunuz zamanlarda bile kan damarlarınızda pıhtılaşma ve kalp krizi geçirme riskiniz yüzde 50 azalıyormuş.

Vay canına! Bilmeden yıllardır ne çok vitamin depolamışım vücudumda. Yaşasın!

Neymiş yani, arkadaşlara çok önem vermeye, mümkün olduğunca çok bağlantıda kalmaya, beraber her şeyin komik bir tarafını bulmaya devam.... Gülerken ağzımızı kocaman açmayı da unutmuyoruz, uçuşan bütün F vitaminlerini yutuyoruz (!) vitamin görünümlü ; şekerleride yutmuyoorruuuzzz !


İyi ki varsınız F vitaminlerim.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Eşimden E-mail

Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz
görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye
basladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama
bir türlü sakinleşmedi. Padişahin keyfi kaçtı. Herkes aciz bir
vaziyetteyken gemide bulunan yaslı bir adam padişahın huzuruna çıktı,
 'Müsaade buyurursanız ben onu sustururum' dedi. Padisah da
 'Lütfetmis  olursunuz' dedi.
Yaslı adam emretti, köleyi denize attilar. Köle birkaç kere
suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler.
Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye
çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı.
Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, 'Bu isteki
hikmet nedir' diye sordu.
Yaslı adam cevap verdi: ''Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı.
Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de
böyledir, bir felâket görmeyen kimse , huzurun kıymetini bilemez.


Hoşuma gitti paylaşmak istedim.Bu mailde inceden bir mesaj var ama ...:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...