20 Kasım 2017 Pazartesi

Bir Liste de Benden gelsin

Herkesler liste yapıyor. Ben ki liste yapmadan şurdan şuraya gitmeyen biri olarak;

* Cumartesi Ece hanımın doğumgünü için kıçımı kaldırmalıyım artık. Gündüz arkadaşlarıyla, akşam aileyle bir kutlama olacağı için herşeyden fazla fazla hazırlamalı.

* Çocukları bırakacak bir yer bulmak istiyorum. Vicdan azabına kapılmadan hem de. Çünkü ben de Ayla filmini izlemek istiyorum. Her ne kadar kocamın eski kız arkadaşının ismi olsa da!

* Temizlik yapmaktan nefret ettiğimi kaç kere söyledim bilmiyorum ama hafta sonuna bırakmadan halletmeli akşamları. Çünkü hazırlıkla temizlik aynı güne bırakılmamalı.

* Pastaneye uğrayıp pasta siparişi vermeli. Sanırım iki küçük pasta yeterli olacak. Bunun için fotoğraf da seçmeli.

* Çiçek bebeğe hediyesi alınmalı.

* Servis ücretini unutmamalı.

* Terziye verdiğim pantolonu da unutma.

* Bir de doğumgünü menüsü için de bir liste yap artık.

Şimdilik benden çıkan liste bu kadar. Çok severim liste yapmayı. Ve teker teker üzerini çizmeyi. Listeyi tamamlamanın verdiği huzur anlatılmaz yaşanır :P

Haftasonu fena değildi. Ozan'ın gecikmiş doğumgününü kutladık cuma akşamı. Ela ha bire benim doğumgünüm yaklaştı mı diye sordu. Bu sene Elsa'lı istiyormuş doğumgününü.

Cumartesi önce bir hastane ziyareti, sonra bir geçmiş olsun ziyareti, sonra da bir anneanne ziyaretinden sonra eve geçtik. Araya pazara uğramayı bile sıkıştırdım. Pazar fiyatları bile almış başını gidiyordu. Ve sonrasında da kızlarla çok sevdiğimiz Balerin ve Afacan Mucit filmini pc den izledik çünkü pc yi tv ye aktarabilmek için bir ara kablo lazımmış. Benim gibi teknoloji özürlü biri bunu nerden bilsin? Ama pc den bile izlemek çok iyi geldi.

Pazar sabah kahvaltı faslı, temizlik faslı ödev faslı derken akşam yemeğini dışarıda yemeye karar verdik. Önce sahilde uçurtma uçurmak istedi kızlar. Ama sadece bir kere yükseldi uçurtma, çünkü rüzgar çok yön değiştiriyordu ve biz bir daha beceremedik uçurtmayı havalandırmayı.  Mutfağa girip yemek hazırla, ye, topla olayına girişmediğim için çok mutlu oldum.  Akşam yine bir film izledik kızlarla. Ama Ela bu sefer ortasında uyuya kaldı.




Saat 22:00 de herkes esniyordu. İstiklal Marşı ve kapanış.

Ve yeni hafta başlar. Benim de tarif arayışlarım başlasın.

Sevgiyle kalın.

17 Kasım 2017 Cuma

Tanrı'nın Formülü - Jose Rodrigues Dos Santos

Az önce ittire ittire, atlaya atlaya okuduğum kitabı bitirmiş bulunmaktayım. Benim gibi Fizik sevmeyen biri için okumak çoğu yerde zorladı. Bir bu bir de Sofie'nin Dünyası'nı heralde böyle atlaya atlaya okumuşumdur.


Yani kitapta o kadar çok bilimsel bilgi var ki, kurgu arka planda kalmış. Aksiyon, merak falan kalmıyor verilen bilgileri sindirmeye uğraşırken.

Kitap benim olmadığı için altını çiziktiremedim çoğu şeylerin. Not alamaya da üşendim ne yalan söyleyeyim.

Aldığım bir kaç alıntı şöyle;

"Sence Tanrı kadınların peçe takmasıyla, dokuz, on üç ya da on sekiz yaşında evlenmesiyle veya evlilik dışı ilişki yaşamasıyla ilgileniyor mu? Sence Tanrı böyle şeylerle uğraşır mı?"


İncil'in Tanrı'sı kimdir? İnancını ispatlaması için İbrahim'i oğlunu öldürmeye gönderen kişi mi? Adem bir elma yedi diye tüm insanlığı suçlayan kişi mi? Zerre kadar aklı olan birisi böylesine zalim ve kibirli bir tanrıya inanır mı? Tabii ki böyle bir tanrı yok.


"Çoğu kişi ne aradığını bilmez."
"Çoğu insan ömrünü yarı uykuda geçirir. Sahip olmak, para kazanmak, tüketmek isterler. Sahip oldukları gözlerini öyle kamaştırır ki, neyin önemli olduğunu unuturlar. Yeni bir araba, daha büyük bir ev, yeni elbiseler isterler. "
"Bunu neden yaparlar biliyor musun?"
"Neden?"
"Çünkü sevgi isterler ama onu asla bulamazlar. Bu yüzden eşyalara yönelirler. Arabalar, evler, elbiseler, mücevherler... Hepsi sadece sevginin yerini tutmak içindir. Ama işe yaramaz. Para, güç, eşyalar...Hiçbir şey sevginin yerini tutamaz. "



Sessizliğin sonunda cevap,
Günlerimizin sonunda ölüm vardır.
Hayatımızın sonunda ise yeni bir başlangıç.

Eğer fizik, matematik, felsefe, Tanrı ilginizi çekiyorsa okuyun derim. Arkadaşın tavsiyesi üzerine okudum. Şöyle güzel, böyle sürükleyici ama hiç bana hitap eden bir kitap değilmiş.

Bu kitapla birlikte bu sene okuduğum 23. kitap. Hedefime ulaşmak için 1,5 ay ve 7 kitap kaldı.

İyi okumalar.

14 Kasım 2017 Salı

Yine Aylardan Kasım

Ce eeee!

Yine ben geldim. Biliyorum blog dünyasında adım nanköre çıkacak. Eskiden bloğumu sabah işe gelir gelmez açardım ve okuma listemdeki herkesin bloğunu ziyaret eder, yorum bile yazardım. Ve ben bundan inanılmaz keyif alırdım. Şimdi instagram var ama inanın orada da aktif değilim. Oldum olası sosyal medyayla aramdaki bağlar sıkı fıkı olmadı zaten. Ama neden bloğumu bu kadar ihmal ediyorum bilmiyorum. Kitap okumaya çalışıyorum. İnternete bir dalarsam kendimi kaybedeceğimi biliyorum. 

Kasım ayı, yani Elif'imin ailemize katıldığı ay. Kendi kendine planlar yapıyor. Bu sene aile ile kutlamak istemiyormuş. Arkadaşlarıyla bir parti kutlaması yapmak istiyormuş, hatta bazı arkadaşlarını davet etmiş bile ve hatta whatsapp ta grup bile kurmuşlar. Durun bakalım ne çıkacak ortaya?

Elif demişken biz her zaman ki gibi çok problemler yaşıyoruz kızımla. Dersleri çok iyi ama sürekli tripler, ters cevap vermeler. Alttan alamayan ben çıldıranzi. Cumartesi bir uzmandan yardım almaya karar verdim. Ama Ece hanıma danışmadığım için gelmek istemiyor hanımefendi. Ya sabır.  Ben de ona bir şart koşacağım. Madem parti istiyor önce o doktora tıpış tıpış gidilecek.  Ela'yı kıskanıyor. Akşam yanına uzanmamı istiyor. Akşamları evde artık tv açmıyoruz. Ödevlerimiz bitmişse, ve benim de işlerim kalmamışsa oturup oyun oynuyoruz, uyku saatine kadar. Sonra yanına uzanıp uykuya dalmasını bekliyorum. Ama bazen atar yapıyorum. Yani 9 yaşında artık.  İstekleri bitmiyor. Büyüdü artık diye düşünüyorum. İnanın ben anneliği beceremiyorum. 

Ela hanım derseniz, bildiğiniz Sarı Fırtına. İnanılmaz asabi. Kriz anında eline ne geçerse fırlatıyor. Kendini yerlere atıyor. Çığlıklar, bağırmalar, zırlamalar. Allahtan baba onunla ilgileniyor. 




Ece geçenlerde bir kedi bulmuş okul yolunda. Ama bizim evimiz kedi beslemeye müsait değil. Bırakın evin müsaitliğini, üç günün sonunda Ece'nin alerjisi yine pörtledi. Dün aldığımız yere bırakmak zorunda kaldık Minnoş'u.









Kasım ayında önce Hacer halamızın doğumgününü kutluyorduk, sonra Ozan'ın ve sonra da Elif Ece'nin. Ve şimdi herkesten önce artık İlkim Çiçek'in doğumgününü kutlayacağız. Nuran halamızın kızı da katıldı ailemize. Ela bu durumdan hiç hoşnut değil ama üzgünüm :) Onun için bir yelek ördüm ilk defa. Ama deminden beri defalarca denedim yine foto ekleyemiyorum. Kafayı yiyeceğim. 




Bu aralar iki dizi izlemeye çalışıyorum, evde değil tabi ki. İstanbullu Gelin ve Ufak Tefek Cinayetler. İkinci dizideki ilişkiler ne kadar çarpık. İnsanların hayatı neler üzerine kurulu. Sanırım izlemekten vazgeçeceğim. Artık benim de Şebo gibi kızlarla film izleme keyifleri yapmam lazım. 

Şimdilik bizden bu kadar.
Sevgiyle kalın. 

25 Eylül 2017 Pazartesi

Yazamasam da aklım hep sende sevgili blogum ( ya da bloğum)

İki ay olmuş yazamayalı. Bir ara ayarlarında bir şeyler kurcaladım hepten giremedim. Şimdi girdim ama yazacaklarımı unuttum.

Kurban bayramıyla yıllık izin birleşince bir ay kadar işe gelmedim. Okullar da açılınca koşturmacaya start verildi.

Bir ay önce hiç beklemediğimiz bir anda anneannemi kaybettik. Hani derler ya Allah ölümün hayırlısını versin diye, canım anneannem de uyuduğu yerde veda etti hayata. Ki bunu söylemek çok acı ama dedem iki senedir yatalak ve herkes ondan ümidi kesmişken, anneannemi kaybetmek bizi çok sarstı. Özellikle annem hala kendine gelemedi. Anneannemin bize çok emeği var. O bizi öpmez koklardı. Rabbim gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah.

Bayramdan sonra başlayan yıllık izinde, yavaştan okul hazırlıkları ve Eylül ayının denizinin tadını çıkardık kızlarla. Ha ufak bir sakarlık yaşadık ama yine de engel olmadı bizim denize girmemize. Hani Şener Şen genelde görmeden bir yere çarpar ve yuvarlanarak düşer ya; resmen öyle ters takla atarak düştüm. Ağlasam mı gülsem mi bilemedim. Tek üzüldüğüm çocuklar çok korktu.

Ela kreşe başladı. Ve öyle hazırmış ki buna; hiç sızlanmadan ağlamadan vedalaşıyoruz. Bunda sanırım hem bakıcı ile büyümesinin, bizden ayrı kalmasının hem de ablanın okula gitmesine şahit olmasının etkisi var. İnşallah böyle devam eder Sarı Fırtına.

Okulla beraber ödevler de başladı. İlk haftadan öğretmen çocuklardan iskelet yapmalarını istedi. Ben iki defa denedim ama olmadı, bu sefer babamızın sanat eseri bizi kurtardı. Yıllarca olta bağlamak el becerilerini baya geliştirmiş :)

Hazır izindeyken şu yıllanan bebek battaniyesini bitirdim ve terziye teslim ettim. Daha önce boyamaya niyetlendiğim ama verniklemeye fırsat bulamayınca rezil olan sehpayı yeniden boyadım. Şimdi de Kasım ayında ailemize katılacak olan Nuno halamızın bebeği için bir yelek örmeye başladım. İnşallah battaniye ile aynı olmaz akibeti. Çünkü daha sonra Şubat ayında Emo dayımızın doğacak bebeği için de örmem lazım bir tane.

Haa bir de bayramda (bayram denirse tabi) 4 günlüğüne Mersin -  Tisan'a gittik. Gitmez olaydık. Evet denizi çok güzel, harika iki koyu var ama hepsi bu. Yani otel yok, kiralık evler var ve rezalet durumdalar. Sosyal hayat namına , tesis namına hiç bir şey yok. Gitmeyin anacım. Bir şey kaybetmezsiniz.

Şimdi bakalım cepte ayarları bozulan bloğuma tekrardan giriş yapabilecek miyim? Yoksa hiç fotoğraf ekleyemeyeceğim. Maalesef eklediğim başka bir gmail hesabını devre dışı bırakamıyorum ve bu sorunu nasıl çözeceğimi bilmiyorum. Telefonu bilgisayara bağladım sabahtan beri hata veriyor. Ya sabır. En kısa zamanda çözmeye çalışacağım.

Sağlıcakla kalın.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bu aralar

Blog dünyası da yaz tatiline girdi galiba. Bloglarda pek kimse yok, ben de giremiyorum bu sıralar. Kitap okumaya çalışıyorum. Sene sonuna kadar 18 kitap daha okumam lazım hedefime ulaşmam için. Bu sene için kendime koyduğum tek hedef.

Dün iki film izledim. Sol gözüm iki gündür ağrıyınca kitap okuyamadım. Yine Şebo ile Handan'ın filmlerinden izlemeyi tercih ettim.

Kızarmış Yeşil Domatesler

Film seyretmeye uzun bir süre ara verdikten sonra bu filmle dönmek güzeldi.
Evelyn in evliliğini kurtarmak için katıldığı toplantılar süperdi. Rahip ise on numara adamdı.
Towandaaa " Kıyas kabul etmez bir kraliçe " :)
"Ölüm korkulacak bir şey değildir. Bana bak, ben tam atlama yerindeyim ve hiç korkmuyorum" diyor Niny.
Canım kızarmış yeşil domates istedi. Merak ettim tadını.
Lanet ırkçılık var bu filmde ama bununla birlikte harika bir dayanışma, dostluk da var. İzlerseniz pişman olmazsınız.

İyi Bir Yalan

İzlediğim ikinci film daha bir dokunaklı, insanın içine batan, adalete lanet okutan bir film.

Sudan'da "Kayıp Çocuklar" diye ilan edilen çocukların anısına çekilmiş bir film.  Offf yani.

Ben iyi bir film eleştirmeni değilim. Sadece bana neler hissettirdi onu yazabiliyorum. Yoksa sanatsal yönlerini eleştirmek gibi bir niyetim yok. Bu film hayatın acı gerçeklerini insanın yüzüne yüzüne vuruyor. 1983 yılında Sudan'da patlak veren iç savaş yüzünden çocukların hayatta kalabilmek için binlerce kilometre yürümesi, başlarına gelenler ve harika bir kardeşlik filmi. Eskiden Sudan, şimdilerde Suriye. Lanet olsun savaş da bir sektör bu dünyada. İnsanlar rant sağlıyor ölümlerden.

Neyse yeter bu kadar, yoksa inançlarımda, umutlarımda sarsılmalar oluyor.

Patronumuz bize bir jest yaptı. Moral gecesi babında Haluk Levent konseri düzenledi. Gençliğimizin sanatçısı olur kendileri. Her şarkısını ezbere bilip eşlik etmek muhteşemdi. Gerçekten ihtiyacımız varmış. Çok iyi geldi. Umarım devamı gelir :)


Görüşmek üzere , Sevgiler.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Aeden - AKİLAH AZRA KOHEN

Bu kadınla tanışmak oturup bir fincan çay içmek isterdim. Yazardan öğrenilecek çok şey var. Okuyunca algılarını açan, iğrençlikleri gözüne gözüne sokan bir kitap AEDEN.  İçinde tıp var, kimya var, fizik var, din var, hayvan sevgisi, doğa sevgisi ve her şeyi nasıl da tüketmek için programlandığımız var.



Aşılar kısmını okuyunca böğrüme oturan öküz hala kalkmadı yerinden. Ne kadar acımasız bir dünyada yaşıyoruz. Kitapta her sayfada altını çizecek bir şeyler buluyorsun. Yani kitap hakkında ne yazacağımı bilmiyorum ama gerçekten okumanız harika bir deneyim olur.


"Bir ulusun köleliği; kendi vergileriyle hayat verdikleri kurumların, diğerlerinin eline geçmesiyle başlar, kurulan nükleer santrallerin yaydığı zehirde yetişen nesillerin, hayatta kalmaktan başka hiçbir şeyi önemsemeyecek sağlıksızlıkta olmasıyla devam eder ve samanı bile yurtdışından ithal eder hale gelmesiyle doruk noktasına ulaşırdı."

"Bu insansıların tarihinden öğrendiği bir şey varsa o da bu insansıların kadınlarının katılmadığı hiçbir hareketin devrime dönüşemiyor olduğuydu. İnsansılar belki fark etmemişlerdi ama devrimleri daima kadınlar yapıyorlardı. Çünkü annelerdi uygarlıkların ruhunu koruyanlar."

"Bir toplumun gelişmesi için anneye yani kadına, o toplumu doğuracaklara saygı saygı mecburiyettir."

"Din artık bugün, maalesef, salakların beynini kalıplarla yıkamak için, gelişmemiş ülkelerdeki uyanıklarca kullanılan bir silah haline gelmiş durumda."

"İnandıkları güç onlara merhametli olmayı buyururken onlar acımasızlıklarıyla inançlarını mı koruyorlar!"


"Harita, yolculuklar içinken, bu insansılar için ele geçirilecek yerlerin mimlenmesiydi."

Bunlar alıntılardan sadece bir kaçı. Kesinlikle tavsiye ediyorum. 
İyi okumalar.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Malatya

Annemlerin haftasonu Malatya turu var gider misiniz demesi ile çılgın bir karar sonucunda Pazar günü Malatya'da bulduk kendimizi :) Cumartesi gece çıktığımız günübirlik Malatya turundan bugün sabaha karşı 03:00 de eve döndük ve ben sabah gecikmeli olarak işe geldim. 

Ece ye tabi ki koltuk aldım ama Ela ile kucağımda gitmek kötü bir seçimdi. Ayaklarım zaten 40 numara vatoz balığı gibidir, gezi sonunda balon balığına döndüler.  Ve daha ilk mola yerimizde telefonumun kapanması pek can sıkıcı olsa da, sosyal medya hayatı olmayan beni pek rahatsız etmedi. En azından elim sürekli telefona gitmedi. Bir kaç fotoyu da şirket hattımla çektim. Telefonumun kapandığını duyan biri, "bu benim depresyona girme sebebim olurdu ben bunları (fotoğraflarını gösteriyordu) paylaşmazsam olmaz ki" dedi. Bu da ayrı bir bakış açısı.

Okuduğum bir kitaptan aklıma şu söz geldi: 
"Gördüklerini kalbine işle. Yaşadıklarını başkalarına göstermekten daha önemlidir bu." Paulo Coelho - Aldatmak



Neyse anlatabildiğim kadar turumuzdan bahsedeyim ve anı olarak benim de çektiğim bir kaç fotoğrafı buraya ekleyeyim. 


Güzergahımızda ilk mola yeri Darende - Tohma Kanyonu- Somuncu Baba Türbesi. Dağlar arasında yer alan cennetten bir köşe. Hava muhteşemdi sabah vardığımızda. Çocuklar üşüyecek diye tedirgin bile oldum. Burada kahvaltı ve gezmek için iki saat mola verdik. Nasıl temiz, nasıl huzurlu, nasıl nezih bir yer. Suyun olduğu yerler bana hep daha iyi hissettirmiştir kendimi. Kahvaltı ve hediye çarşısında zamanı kullanamayınca türbeyi gezemeden otobüse binmek zorunda kaldık. Böylelikle dersimizi aldık. Turun en kötü yanlarından biri başına buyruk yolculardır. Rehberi hiç takmayan, kafasına göre takılan, otobüste bekleyenleri ise takmayanlardır. Hem bencil hem saygısızdırlar bu türler. 

Daha sonra Günpınar Şelalesine geldik. Burası da mesire yeri ama ben burayı beğenmedim. Şelaleye giden yol çok saçma. Bir insan sığacak kadar ince iki yol, aradan akan bir metreye yakın genişlikteki su, ama hem gidenleri hem dönenleri düşününce ne kadar saçma bir eziyete dönüşüyor o şelaleyi görmek anlatamam. Sadece bir tesis var. Yer bulmak büyük sorun. Tuvaletler ise tesisin tam diğer ucunda ve baya uzak bir mesafede. Havada uçuşan polenler ise beni tedirgin etmedi desem yalan. Ece'nin alerjisi azacak diye ödüm koptu. 

Bir sonraki nokta Arslantepe Höyüğü Açık Hava Müzesi. Burası güneş en tepedeyken gidilecek bir yer değildi. Ama çocuklara geçmişten bir şeyler, tarihten kalanları göstermek için hızlıca gördüğümüz bir yerdi. Ece sıcaktan çok rahatsız oldu. Ki ben Sarı Şeker Ela için korkmuştum. Allahtan yanımıza güneş kremimizi almıştık. Ve Malatya'nın en sevdiğim yönü akan tüm suların buz gibi olması. Su orda bize hayat verdi. Bizim memlekette akan soğuk su bulmak imkansız gibi birşeydir. 

Daha sonra Hasan Basri Türbesine gidildi. Ben Türbe'ye geçmedim ama harika bir çevresi olan bu Türbe'ye bayıldım. Gerçekten ağaç insana, doğaya, hayvana bu denli lazımken ekileceği yere neden kesilir ki? 

Bir sonraki durak Şire Pazarı. Malatya'da yer gök, sağ sol her yer kayısı. İşte bu pazarda kayısı ve türevlerinin satıldığı bir yer. Malatya kayısısı , kayısı sevmeyen bana bile sevdirdi kendini. Yeşil olmasına rağmen baymayan bir şeker oranı ve elma gibi kütür kütür yapısıyla. Kuru kayısı almadan gitmek de olmazdı. Hediyelik alacaklarımızı aldıktan ve sadece fiyat sormak için yanaştığımız dükkanlarda ikram edilen o kadar kayısıhüplettikten sonra otobüsteki yerimizi aldık.

Atatürk Evi ve Müzesi ise kapalı olduğu halde ısrarımıza dayanamayan görevlinin bize gösterdiği incelik sayesinde ziyaret ettiğimiz diğer bir yerdi.  Genelde fotoğraflardan oluşuyordu. Benim fotoğraf çekememem kötüydü.

Gezilecek daha bir sürü yer varmış aslında ama biz bir güne ancak bu kadarını sığdırabildik. Yorucuydu. Ela uyurken arıza çıkardı. Evindeki rahatlığı aradı kuzum. Benim ayaklarım uyuştu. Kucağında çocuk varken uzatamamak kötüydü. Ama tüm bunlara rağmen kızlarımla böyle anılar biriktirmek güzeldi. 

İyi haftalar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...